Bir zamanlar bu konu kapanmıştı, ne güzel hepimiz kardeştik...

Bilmiyorum daha önce hiç söyledim mi? Benim ailem, daha doğrusu dedem ve babaannem daha 6-7 yaşlarındayken doğdukları, oyun oynadıkları yerden
sürülmüşler. Orada onlar evlerini, kaplarını-kacaklarını, hektar hektar bağlarını, atalarının kemiklerini bırakmak zorunda kalmışlar.

Sürülmüşler dediysem öyle hiçbir yasal dayanağı olmadan sanmayın.
Lozan
’da atılan bir imzayla olmuş bu olanlar. Belki o günün şartlarında gerekliydi, bilemem. Evet, onlar, benim atalarım
mübadillerdi, bedel ödediler.

Onlar orada Türk’tü, buraya geldiler Rum oldular. Eğer “Bir Tutam Baharat” filmini izlediyseniz orada ana karakter Fanis Iakovides’in dediği şu sözleri hatırlarsınız: “Biz orada Rum’duk, buraya geldik Türk olduk.”

Bu davranış bugün bile aşılamamıştır bence. En büyük örneği bugün mübadillerin yerleştirildiği illerdeki en büyük dedikodu mekânı kahvehanelerde açıkça görülebilir. “Siz kimsiniz ki, geldiniz bizim toprağımıza kondunuz.”, “O mu, o
Rum dölü ya, onun fikrini almaya gerek yok.
”, “Devlet verdi bunları devlet, sizin bir kuruş hakkınız yok.”, “Ma’cir mi o? O zaman adam değildir. Karı kılıklı.”…vs. Bunlara ben hep kulak misafiri oldum. Hatta yaşadım bile. Bilirsiniz, köylerde imece vardır. Bazen bir iş için mal verirsin, bazen yardımcı olursun. Düşünsenize, köyün camisi yenileniyor. Ağaç gerekli. Normaldir köyden toplanacak bir şekilde. Ve toplanıyor da. Birkaç zaman sonra tarlaya gidiyorsunuz ve birkaç kavağınızın yerinde yeller esiyor. Soruyorsunuz soruşturuyorsunuz ve öğrendiniz ki cami için kesilmiş. Sorun etmediniz. Ama sonradan bir sohbet sırasında sizin ma’cir olduğunuzu unutan bir komşunuz ağzından kaçırdı: “Ma’cirlere sormaya bile gerek yok demişler camiyi yaparken. Haklılar değil mi?

Böyle. Hatta Atatürk’ün “Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.” sözüne rağmen...

Bu kadar keder yeter değil mi? Konuya gelelim. Ben Türkiye’nin çok iyi bir “ebru”ya sahip olduğunu ve bunun geçenlerde okuduğum şu haberdeki yazıyla alakalı olduğunu düşünüyorum…



Başbakan İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde Atatürk'ü ziyaret etmiş:
- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.
- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz... Ne diyorsunuz?
- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.

İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal.
İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
- Ne oldu böyle?
- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.
Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:
- Paşam, bahçenin durumu nedir?
- Azınlıkları söküp attım İsmet.
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene"
sözünü boş yere söylemedim... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın.


haber linki: http://getir.net/1fw

fotoğraf Lozan Mübadilleri'nden alınmıştır.

Lozan'ın değiştirilemez maddeleri var mıydı?

| 0 yorum

Tarih, şaşırmaktır. Şaşırmaya niyeti olmayanlar, tarihin tozlu kepenklerini kaldırmasalar da olur bence. Her şey önceden belli ve değişme ihtimali olmayan bir katılıkta ise o zaman tarihçi olmaya da gerek yoktur. Çünkü bir bilim, çözülmesi gereken problemler varsa yaşar. Bütün problemlerini tepeden tırnağa çözmüş bizimki gibi burnundan kıl aldırmayan bir inkılap tarihinin neden bir 'bilim' olamayacağı buradan da belli değil midir?

Bakın o çok örnek verilen Batı'ya, adamlar tarihlerini nasıl bir cesaretle hallaç pamuğu gibi atmaktalar. "Truva diye bir savaş oldu mu?"dan başlayıp "Newton'un büyücülükle nasıl kafayı bozduğu?"na varıncaya kadar yığınla konuyu havalandırıyorlar. İyi de ediyorlar. Şundan: Bir kültür sürekli soru soran ve insanları bakılmamış pencerelere doğru süren adamlar yetiştiriyorsa hayatta demektir. Doğruların daha okulun kapısında nöronlarımıza monte edildiği bir sürece günümüzde eğitim denilmiyor ne yazık ki.

Hadi bir örnek ver de ne demek istediğini anlayalım diyenleri sabırsızlandırmamak için masamdaki kitabı açıyor ve başlıyorum okumaya:

Birinci Dünya Savaşı'nı herkes İngiltere kazandı diye bilir. Lakin kayıplara bakılınca durum hiç de öyle görünmüyor. Alman ve İngiliz hükümetlerinin resmi rakamlarına bakılırsa çetin ceviz bir manzara çıkıyor karşımıza. 1915 yılında İngilizlere karşı savaşan 20 bin Alman askeri ölürken, Almanlara karşı savaşırken ölen İngiliz askerinin sayısı 43 bini bulmuş. Ertesi yıl 109 bin İngiliz askeri ölürken sadece 49 bin Alman askeri hayatını kaybetmiştir. 1917'de savaşın seyri Almanların aleyhine dönerken rakamlar biraz şişmiştir, o kadar: 136 bin İngiliz'e karşılık, 72 bin Alman ölmüştür. Nihayet savaşın son yılında durum eşitlenebilmiştir: 108.539 İngiliz'e karşılık 108.508 Alman.



Şimdi tarihçi John Mosier soruyor haklı olarak: Bu durumda toplam 249 bin kayıp veren Almanlar, 406 bin kayıp veren İngilizlere yenilmiş oluyorlar, öyle mi? Bu nasıl bir mantıktır böyle? Mosier'in iddiası şu ki, Alman Genelkurmay Başkanı Von Schleiffen'ın planları her bakımdan üstündü ve ABD müdahale etmemiş olsa Almanlar İtilaf devletleri'ni darmadağın ederlerdi.

Buyurun zamklı bir tartışmaya. İspatlanamasa bile bu iddiayı tartışmanın faydası, daha önce bakılmamış açılar bulup yeni gerçeklere kapı açmaktır ki, bu da sizin tarihe, dolayısıyla kendinize bakışınızı, en azından zenginleştirir. Öyleyse tarihi tartışmak, zenginleşmektir.

Geçen haftaki yazıma teşekkür edeceklerine kızanlar olmuş. Bence yanlış yapıyorlar. En azından birkaç kişi o yazıyla birlikte Lozan'a yeniden bakmış oldu. Şaşırdı, düşündü. Hiç böyle bakmamıştım, bilmiyordum dedi. En azından bakış olarak zenginleşti, ufku genişledi. Bunu neresi kötü?

Bir de Lozan'da Çanakkale şehitlerini İngilizlere bıraktığımız yalan, diyenler çıktı. Halbuki sadece 'Mezarlıklar' bahsine baksalar neler yazılı olduğunu görürlerdi. İşte madde 128. "Türk hükümeti" diyor, "Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya hükümetlerine(...) abideleri muhtevi olan arsaları ayrı ayrı ebediyyen terk etmeyi taahhüt eder." Ne demek bu toprakları ebediyyen, yani sonsuza kadar, İngilizcesiyle söyleyelim "in perpertuity" İngiliz'e, şuna buna vermek? Çanakkale'deki araziyi kıyamete kadar verdik demedikleri kalmış.

Soruyorum: Bizim şehitlerimizin de kanlarıyla sulanmış bir toprak parçasını emperyalistlere sonsuza kadar bırakmayı taahhüt etmek de dahil midir Lozan zaferine?

Ya 37. maddeye ne diyeceğiz? Bu mudur zafer? Hadi beraberce okuyalım, o zaman:

"Turkey undertakes that the stipulations contained in Articles 38 to 44 shall be recognised as FUNDAMENTAL LAWS, and that no law, no regulation, nor official action shall conflict or interfere with these stipulations, nor shall any law, regulation, nor official action prevail over them."

Türkçesi şu:

"Türkiye 38'den 44'e kadar olan maddelerde musarrâh ahkâmın KAVÂNİN-İ ASLİYYE şeklinde tanınmasını ve hiçbir kânun, hiçbir nizâm ve hiçbir mu'âmele-yi resmiyenin bu ahkâma münâfi' veya mu'ârız olmamasını ve hiçbir kânun, hiçbir nizâm ve hiçbir mu'âmele-yi resmiyenin ahkâm-ı mezkûreye ihrâz-ı tefevvuk etmemesini ta'ahhüd eder."

"Fundamental laws" veya "kavânin-i asliyye" kelimelerini özellikle büyük harfle yazdım. "TEMEL KANUNLAR" demektir. Yani İsmet Paşa Lozan'da bundan sonra gelecek 7 maddeyi, kendi anayasasından, yasalarından, tüzük ve işlemlerinin hepsinden üstün kabul etmiş ve gelecekte yapacağımız hiçbir düzenlemenin bu maddelere aykırı olamayacağına dair kapı gibi taahhütte bulunmuştur. Lozan'ın değiştirilemez maddeleridir bunlar.

Neredeyse baştan sona bizim taahhütlerimizi içeren Lozan Antlaşması'nı zafer olarak görmek, bizi gerçeklere karşı körleştirmekten başka bir işe yaramaz. Sonra bir şeyin zafer olup olmadığı neyle kıyaslandığına bağlıdır. Evet, Lozan, Sevr'le kıyaslarsak bir başarıydı. Öte yandan TBMM'nin İsmet Paşa'nın eline tutuşturduğu talimatnameyle kıyaslarsak başarısızlıktı.

Ama insaf edelim, ölü doğmuş olan ve Nutuk'ta haklı olarak antlaşma değil de 'proje' olduğu ısrarla belirtilen Sevr, Yunanistan'dan başka hiçbir devlet tarafından onaylanmamıştı. Üstelik İngiliz parlamenterler onunla paçavra diye dalga geçmemişler miydi? Neden bunları anlatmıyoruz bu ülkenin evlatlarına?

Üstelik Sevr'in Irak sınırını Lozan'da aynen kabul ettiğimizi de unutmayalım. Bu arada araştırmanız için bir köşeye not edin isterseniz: İmadiye ilçesi, Sevr'de bizde görünür ama Lozan'da Irak'a bırakılmıştır.

Haim Naum ismini duymuş muydunuz? Lozan'da ismi resmi listelerde görünmeyen, Osmanlı Yahudilerin Başhahamı olan bu zatı İsmet Paşa gayri resmi danışman olarak yanına almıştı. Peki nereden tanıyordu onu? Merak bu ya, araştırdım ve Esther Benbassa'nın hazırladığı ve Alabama Üniversitesi'nin bastığı "A Sephardic Chief Rabbi in Politics, 1892-1923" adlı kitapta şu ilginç bilgiye ulaştım: Meğer İsmet Paşa Harbiye'nin Topçu sınıfında okurken Haim Nahum onun Fransızca öğretmeniymiş. Böylece Lozan'ın ikinci devresinde hoca ile talebenin el ele çözdüklerini görüyoruz en sıkıntılı meseleleri.

Ne demiştik? Tarih, şaşırmaktır, değil mi? Lozan bizi daha çok şaşırtacak, çok.

Mustafa ARMAĞAN

Gönüllülük insana dair bir erdemdir

| 0 yorum

BİR insana veya bir kuruma gönüllü olarak hizmet etmek, insana dair erdemlerin en yükseklerindendir.

Kaldı ki biz "komşusu açken uyuyamayan" insanlar olmakla övünürüz. Yardımsever bir millet olduğumuzu sağa sola haykırırız. Köyde imece usulüyle iş yaparız.

Ancak, galiba gönüllü olmayı pek sevmiyoruz. Dünya Gönüllüler Günü (03.12.08) münasebetiyle Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın (TEGV) yaptırmış olduğu "Türkiye’de Gençlik, Gönüllülük ve Sosyal Sermaye Araştırması" sonuçları, gönüllü faaliyetlere gönülsüz olduğumuzu gösteriyor.

1 Kasım-22 Kasım 2008 tarihleri arasında, 15 ilin kentsel bölgelerinde 18-35 yaş diliminde yer alan nüfusu temsil eden 748 genç ile yüz yüze görüşmeler ve 6600 TEGV gönüllüsünün davet edildiği ve 724 kişinin doldurduğu internet anketleri sonuçları şunları söylüyor:

Son bir yılda gönüllü faaliyette bulunanlar % 4.8 iken hiçbir faaliyette bulunmayanlar % 95.2! Gönüllü faaliyetlerde bulunanların % 53’ü de haftada 3-4 saatin altında çalışmışlar.

Zaten maalesef, 55 ülke arasında gönüllü faaliyetlere katılanların oranına baktığımızda en geride kalan ülke Türkiye!

Nüfus içinde 18 yaş ve üstü dilimde gönüllü faaliyetlere katılanların nüfus içinde oranı; ABD’de % 67.8, İsveç’te % 56.4, Hollanda’da % 49.8!

Hadi bunlar gelişmiş ve zengin ülkeler diyelim, aynı oran Bosna’da % 21.3, Kırgızistan’da % 16, Ukrayna’da % 13!

Bizde ise sadece ve sadece % 1.7!

Bir ayrım yapar ve sadece kentte yaşayan 18-35 yaş arası nüfusu ele alırsak oran % 7.7’ye çıkıyor! Ancak, yine sonunculuktan kurtulamıyoruz.

* * *

İnsanlarımız gönüllü faaliyetlere katılmama nedeni olarak çeşitli gerekçeler gösteriyorlar, ama zaman ve para en önemli katılmama gerekçeleri!

Zaten, deneklerin % 59.4’ü çeşitli hayır kurumlarına yaptıkları parasal yardımların yıllık 50 YTL ve altı olduğunu bildiriyor. Bağış yapanların % 75’i de 500 YTL ve altında bir miktarı yıllık bağış olarak verdiklerini söylüyorlar.

Gönüllü çalışma yapanların tercih ettikleri alanlar ise eğitim, çocuklar, gençler ve kadınlar.

İnsanlar en fazla yaşadıkları çevrenin sorunlarına çare bulmak için gönüllü faaliyette bulunuyorlar. Yeni yetenekler kazanma, yeni insanlarla tanışma diğer gönüllü olma nedenleri.

Belirli bir kuruma yardım etme, boş zamanlarını değerlendirme, kendine ihtiyaç duyulduğunu hissetme, iş bulma ve deneyim kazanma da gönüllü olma nedenleri.

* * *

Gönüllü çalışmayı bir başkası için zaman ve para harcama olarak tarif ederken gönüllü faaliyette bulunanların kendilerine de yeni değerler kattıklarını bu araştırma sayesinde öğrendim.

Gönüllü faaliyette bulunanlar kendilerine çok daha olumlu bakıyorlar.

Gönüllülük, norm ve değerlere önem vermeme olarak tarif edilen anomi duygusunu azaltıyor.

Gönüllüler geleceğe yönelik norm ve değerlere daha fazla inanıyorlar.

Gönüllülük, insanımız arasında eksikliği çok hissedilen güven duygusunu da artırıyor.

Üstelik, gönüllülerin empati duygusu daha yüksek!

* * *

Gönüllü olmaya gönül veren insanımız az, hem de pek az!

Halbuki, gönüllü faaliyet gösterenler kendileri de kazanıyorlar.

Gönüllü çalışmalar alanında göz nurlarımızdan birisi TEGV!

Genel Müdürleri Nurdan Şahin nezdinde tüm çalışanlarına bu araştırma ile bizlere yeni bir ufuk açtıkları için çok teşekkür ederim.

Cüneyt ÜLSEVER

İçimden geldi - 1

| 0 yorum

Bayramda geliyor. Şimdiden ne yapacağımı aşağı yukarı planladım. İstediklerimi yapabilirsem ne ala… Birinci gün şunu, ikinci gün şunu gibi değil ama genel olarak neler yapacağımı biliyorum..

Bugün başladı tatil. Önümüzde toplam 9 gün var. Yapmak istediklerim için ideal aslında.

Öncelikle tatilden sonraki 3 sınavıma çalışacağım. Güzel dersler aslında. Zevkli de. Pazartesi günü Hayvan Besleme Biyokimyası sınavı var. Çok zevkli bir ders ama biraz kafa istiyor. Şöyle diyeyim; derse girmeden önce 2 adet hamburger bile yesem dersten çıktığım zaman kurt gibi aç oluyorum. O kadar enerji harcıyorum yani.. Sonra Cuma günü Anatomi ve Fizyoloji sınavı var. O da zevkli ders. Sınavda 5 adet şekil çizdirecekmiş hoca. Gerisi test ve yanlışsa düzeltmek zorunda olduğumuz doğru-yanlış soruları.. Şimdiden erkek ve dişi üreme sistemini çizebiliyorum. Ve cumartesi günü son vizem, Mühendislik Mekaniği. Fizik’ten biraz ileri gidiyorsunuz, Mukavemet’e varmadan solda.. Çok kolay ve zevkli bir ders bu da.. Ama şöyle bir sorun var, zaman yetmiyor. Sınava başladıktan sonra 2 soruyu bitiriyorsun ki ‘Son 5 dakka’ sesi geliyor kulağına.. Sorun bende de olabilir belki. Bilemiyorum. Her ne olursa olsun bu dersi vermek zorundayım. Şimdilik 2. alışım. Kısmetse azami 3. alışımda veririm.

Sonra stajım için birkaç yerle görüşeceğim. İnşallah halledebilirim. Bu sene okulda yapmak istemiyorum. Zevkli oluyor arkadaşlarla beraber ama.. Bir de bu sene eğer okulda yaparsam dede olduğum için kıdemli olacağım. Zaten topu topu 3 kişiyiz 3. sınıf olarak.

Bir de proje yazacağım Sabancı Vakfı hibesi için. Umarım kabul olur. Biraz zor gözüküyor ama..

En önemli olanları söylemedim.. Sona sakladım. Bakla dolması yiyeceğim. Şimdiden siparişi verdim yengeme.. Gerçi hazırmış ama.

Bir de hamama gideceğim. İnsan Hamamözülü olur da hamama gitmez mi hiç?

E bir de bayram kutlayacağız bunlardan arta kalan vakitte. Evi temizleyeceğiz Pazar günü.. Kurbana yardım edeceğim. Amele olarak..

Bugün Gençlik Merkezimdeki “Kendin Getir Herkes Yesin” partisi güzeldi. Peşinden arkadaşlar ufak bir müzik ziyafeti de verdi. Dur hatta Merve’nin birkaç bestesini koyayım. Bu kız parlayacak bir gün.. Biliyorum.

Valla kodları ekleyemedim bir türlü.. Girin dinleyin bence.. Tıklayın bu satırın üstüne. Hadii.

Müzik ziyafeti sırasında gelen simli çiçeğin azizliğine uğradım. Üstüm başım hep sim oldu.
Bülent ablamız gibi parlıyordum ya.. Zeynep’te gülsün bir köşede.. Ben de ona gülüyorum..

Oradan Afraze’ye geçtik. Güzel bir kahve işte Samsun’da. Şu ‘cafe’ denen tarzda bir yer.
Selda’nın doğum gününü kutladık. Nice yıllara Selda.

Bir de neyin farkına vardım biliyor musunuz? Belki size sıkıcı geliyor okumak ama bugünlerde içimdekileri daha rahat yazıya aktarabiliyorum. Uzun ama anlamlı –en azından benim için- yazılar yazabiliyorum.

Öyleyse;

Nice yazılara, nice günlere, nice tatillere…

5 Aralık?

Bugün 5 aralık. Bugüne kadar öneminin farkına varmadığım günlerden sadece biri. Samsun’a gelip de Halis sayesinde önceleri takılmaya, sonraları iş için gittiğim Samsun Gençlik Merkezim ile başlayan ve bugüne kadar süren süreç sonunda bugünün önemini kavradım.

Samsun Gençlik Merkezim ile başladım önce. Ebru kursuna gidiyordum. Hani şu su üstüne çeşitli boyalarla, bizlerle, fırçalarla yapılan sanat. SGM’deki bu kursla beraber GSGP diye bir şeyin var olduğunu, bu program vasıtasıyla oluşan topluluğun kısmen gönüllü olarak gençlerin birçok sorunuyla ilgilendiğini gördüm, özendim, ben de yapabilirim dedim.

Orada birçok kişiyle tanıştım. Halis sayesinde önce Bayram’la, Yener’le, Feride’yle, Recep’le ve adlarını buraya yazamadığım –çünkü yazarsam bu yazı bitmez- birçok kişiyle tanıştım. Sonra bir silsile başladı. Onlar sayesinde, GSGP’nin paket eğitimleri sayesinde, çeşitli programlar, projeler, eğitimler, toplantılar, yemekler sayesinde birçok kişiyle tanıştım ve birçok iş yaptım. Aslında ben genelde seyirciydim.

Sonra birkaç arkadaş dernek kurduk. Kurucu üyeydim. İlk genel kurulda sekreteri oldum kulübün.

Bunlar olurken bir sürü şey duydum:

Biz yapmalıyız.
Şu sorunumuz var. Ne yapmalıyız?
Şu sorun için şöyle şöyle yapılabilir.
Gönüllü olmalıyız.

İşte tam burada takıldım. Gönüllülük neydi? Ben gönüllü müydüm? Ben birçok soruna karşı duyarlı yetişmiştim. Dilencilere para verirdim, kavga edenleri ayırırdım, Türkçeyi doğru kullanırdım, hasta olacağımı anlayınca limon-portakal yerdim…

Birçok soruna karşı duyarlıydım ama gönüllü müydüm? Gönüllülük doğru bildiğini, yapmak istediğini, yapabileceğini yapmak mıydı? Belki. Peki gönüllülük bir kişi için mi yapmaktı, yoksa peşinden birilerini sürükleyip biri için değil de yüzlercesi hatta binlercesi için mi yapmaktı?

Gönüllülük hem hepsiydi –aklımdakiler ve buraya yazamadıklarım dahil-, hem de hiçbiri.



Sanırım 4-5 ay önceydi. Selda başladı konuşmaya reklam yapar gibi: Ben doğuştan gönüllüyüm.

Haklıydı kız. Doğruya doğru şimdi.

Sonra 29 kasımda TEGV Samsun Eğitim Parkı’nda bir parti vardı. Hamsi partisi adıyla anılan ve aslında gönüllüleri ödüllendirmek amacıyla yapılan bir parti.

Ve bugün öğleden sonra 5 gibi Samsun Gençlik Merkezi önü. Bir “Kendin Getir Herkesle Ye” partisi..

Bugün 5 Aralık Dünya Gönüllüler Günü. Selda deyişiyle başlayan bu yıl ki serüven TEGV’deki partiyle devam etti ve bugün Samsun Gençlik Merkezim’de yapılacak parti ile bitecek.

Dün bir şey daha öğrendim. Bir yazarı olduğum kelimelerinsoyağacı blogunda ilk yazı 5 aralıkta yayınlanmış. Türkçe gönüllülüğü gönüllüler gününde başlamış. Umarım bir yaşına giren bu blog uzun süre devam eder.

Sonra doğuştan gönüllü Selda var. Nice yıllara Selda’cım. İyi ki doğdun, iyi ki gönüllüsün.

Bütün gönüllüler sıra sizde. Sizlerin bu özel, güzel, önemli… gününüz kutlu olsun. Nice 5 aralıkları gönüllü olarak görmek dileğiyle..

Ve son olarak;

Türkçe gönüllülüğü nice yıllar sürsün.

Selda nice yaşları görsün. Tonton bir nine olsun. Torununun torunu da gönüllü olsun.

Nice gönüllüler gününü nice gönüllülerle bir ömür boyu kutlayalım.